|
Bir anda Türkiye’nin üzerine kara bulutlar çöktü, yıldızların sayısı arttı ve elle dokunacak kadar aşağı inmiş gibi göründü. Her kes şaşkındı. Yüzlerce insanın ölüm fermanının okunduğu bir gece idi. Binalar uçtu, yuvalar dağıldı. Toprak su yerine kan içti. Gece sükutunu,insanların iniltisine ve feryadına bıraktı.Ciğer parelerini,canlarını, yavrularını kaybedenler kendilerini yerden yere vuran kardeşlerimizi sakinleştirmek,teselli etmek o kadar da kolay olmadı.
Türkiye’nin Marmara bölgesinde - 16/17 Ağustos 1999 günü gecesi saat 03:02’de 7.4 şiddetinde ve 45 saniye süren bir büyük deprem felaketi yaşandı.Çok miktarda can ve mal kaybına sebep olan bu felaketin sonuçlarına hepimiz üzüldük.Felaket günlerindeki dayanışma,üzüntümüzü bir nebze de hafiflettiyse de yaşananlar düşündürücü oldu.Düzensiz,plansız,programsız ve koordinesiz bir yapılaşma binlerce ölümü beraberinde getirdi.Resmi raporlara göre 17.480 ölü, 23.781 yaralı, 505 kişi sakat kaldı.285.211 konut, 42.902 iş yeri hasar gördü. Resmi olmayan bilgilere göre bu rakamlar ikiye,üçe katlandı.50.000 ölü, 100.000 kişi sakat kaldı.Bu nedenle de sonuç bizim için bir felaket oldu.
Hayatı alt üst eden deprem gerçek yüzünü gösterdi. Dünyanın gözü Türkiye’ye,deprem bölgesine dikildi.Türkiye’de hayat alt üst oldu.Her kes gibi ben de nasibimi aldım o gece.Hasretle beklediğim kardeşlerim ve yeğenlerim Bakü’den misafir gelmişlerdi. Televizyonda film seyir ediyorlardı.Birden kafesteki muhabbet kuşlarımın “cik cik” sesleri odayı sarstı.Kuşlar kendilerini kafesin duvarlarına,yerlere vuruyorlardı.Önce hiç bir şey anlayamadım.Onları sakinleştirmeye çalıştığım zaman sokak köpeklerinin avlamaları,martıların bağırtısı her kesi önce pencere önüne ,daha sonra sokaklara fırlattı.Her şey anlaşıldı.Duvarlar sallanmağa başladı.Zaman kaybetmeden çocukları da alarak kendimizi sokağa attık. Her kes biri birini çağırıyor,biri birilerine yardım etmeye koşuyorlardı.O an garipliğin ve kimsesizliğin gerçek anını da yaşadığımı söylemeden geçemem..İç dünyamızdaki hasret,yurt ve anne baba özlemi ile sağ kalma ihtirası bizi biri birimize kenetlendik.Durmadan dua ediyordum.Bir an önce onları memlekete göndermek,kendimi ise deprem bölgesine atmak için dua ediyordum. Kulağıma bağıran anne babaların,yardıma muhtaç çocuk ve yaşlı ninelerin,dedelerin sesi geliyordu.Ertesi günü çocukları otobüsle Azerbaycan’a gönderdim.Kendim ise hiç zaman kaybetmeden önce Büyük Şehir Belediyesinin organize ettiği Afet Koordinasyon Merkezine baş vurdum.Televizyon kanalları vasıtasıyla yardım istediklerini duyar duymaz ,yardıma muhtaç bölgelerine gitmek isteği ile merkeze koştular.Ama,kimseden doğru dürüst cevap alamadıklarının üzüntüsünü yaşadılar.Ben de onlardan biri idim.Bütün odaları dolaşmama, yaklaşık 6 ve ya 7 kişi ile görüşmeme rağmen,kimseden kesin cevap alamadım.Gönüllü olarak Gölcük’e gitmeye karar vermiştim. Beni dinlemelerine rağmen kimseden ses çıkmadı.Sonunda orada çalışan bir arkadaş hava alanına gitmeğimi tavsiye etti. Zaman kaybetmeden hava alanına koştum. Orada da afet masası bulunuyordu. Maalesef, burada talep olunanlar beni aşıyordu. Bot,batta hane,çadır ve başka eşyaların yanımda bulanması gerektiği iletildi. Üzülerek oradan da ayrıldım.Eve dönüyordum.Tam o sırada bir polis görevlisi İngilizce bilip bilmediğimi sordu.”Evet” cevabını aldıktan sonra beni bir otobüsün yanına getirdi.Moldova’dan gelen sağlık ekibi Gölcük’e gidecekmiş,ama onları anlayacak hiç kimse bulunamamıştı.İngilizce bilen bir avukat bayan onlara rehberlik edecekmiş.Çok sevindim,çünkü İngilizce değil,Rusça bilen birisine ihtiyaç varmış. Tanıştık ve onlarla beraber Gölcük’ün yolunu tuttuk. Karşılaştığımız manzara çok korkunçtu.Her taraftan ölüm kokusu geliyordu.Uçmuş,param parça olmuş binalar,yol kenarında dolaşan yaralılar,taşınan cesetler,ambulanslar,yardıma koşan insanlar…
Orada yerleşen tüm afet merkezlerine baş vurduk. Nerede yerleşeceğimizi bilemediğimizden saatlerce uğraştık. Bir “derebeylikle” karşılaştık.Bize yardım eden, yol gösteren kimse yoktu. Sonunda kendimiz yer aramağa karar verdik ve uygun bir yer bulduk.Depremden yerle bir olan İhsaniye karakolu ve belediye binasının karşısında çadırlarımızı kurduk ve bir aya yakın o bölgenin talihsiz fakat sevimli,onurlu insanları ile iç içe yaşadık.Dertlerine ortak olduk.Kaldığımız zaman dilimi içerisinde ,uyku uyuyacak kadar vaktimiz de olmadığı için,sonunda kollarımıza bağlanan serumlarla ayakta durmağa çalıştık.Zamanın belediye başkanı Ahmet Levent Beyefendi tüm acılarına rağmen bizi yalnız bırakmadı.Her gün bize uğrar,çözülmesi gereken problemlerin hallinde bizlere destek olurdu.Unutulacak birisi değil.Güçlü ekiple çalışıyordum.Başta Moldova Sağlık Bakan yardımcısı Vladimir Fiyodoroviç olmak üzere altı doktoru olan “ sahra hastanesi” ekibine Zonguldak Kömür İşletmelerinin doktoru Ali Tunç,Kıbrıs Lefkoşa’dan tıp öğrencisi ve sağlık memuru Ahmet Aktaş, hukuk mezunu ve avukat stajyeri Defne Orhun kardeşlerimiz de dahil edildi.Çok ciddi ve disiplinli çalışmamızla bölgenin sevgisini kazanmıştık.İhtiyacı olan her kese sağlık kontrolünün dışında yardım malzemeleri de dağıtmaktaydık.
Yerli halktan da destek alıyorduk. Deniz Kuvvetlerimizin değerli mensuplarından, elektronik mühendisliği üzerine mastır yapan Hakan Sunar ve çok yakın arkadaşı Semih ekibimize yardımlarını hiç esirgemediler. Şu anda bu gençlerimizin ne yaptıklarını bilemiyorum. Ama buradan onlara şükranlarımı sunmağı kendime borç sanıyorum ve onların fedakarlıklarını hiç unutamıyorum.
Çok zor dönem idi. Yüce Rabbim,bir daha bu halka acılar yaşatmasın.
Moldova’dan yardıma gelen tıp ekibi kendileriyle tıbbi yardım malzemeleri, gıda ve giyecek dahil çadırından mineral suya kadar o an talep olunacak her şey getirmişlerdi. Etraf kasabalardan bile tedavi için bu ekibin yanına geliyorlardı. Her kes her an baş vere bilecek tehlikelerle karşı karşıya kalmışlardı.Ayağımızın altında toprak beşik gibi sallanıyordu. Enkazların altında inleyen,”imdat” diye bağıran insanların kurtarılması için saatlerle verilen mücadeleler, umutsuz bakışların esiri olmak ne kadar zordu…
Çok zor günler ve zor anlar yaşandı. Onları unutmak hiç de kolay olmadı.Yaşadığım sürece iki olay bu güne kadar hafızamdan çıkmamıştır.O günden bu güne kadar etkisinden kurtulamadığım,beni saatlerce düşünmeye mecbur eden o anlar ne yazık ki,hayatım sonuna kadar unutamayacağımın işaretidir.
Yerleştiğimiz İhsaniye karakolunun önüne biri erkek diğeri kız iki çocuk getirildi. On-on bir yaşlarındaki kızın adı Zuhal, yedi-sekiz yaşlarında olan kardeşinin adı ise Erdal idi. Amcaları getirmişti. Erdal’ın kaşının üstü, yanakları,diz kapakları,başının yan tafraları yaralar içinde idi.Hatta iyi tedavi olunmadığından yaraları irin bağlamıştı.Ablasının kaburgaları kırıldığından kaba bir alçı yapılmıştı.Tabii,öğle bir ortamdı ki,yaralıları ayakta tedavi edip gönderiyorlardı.İşte Zuhal ve Erdal o yanlışlığın kurbanı idiler.Yapacak bir şey yoktu.Tedavileri ekibin başkanı Prof.Dr Viladimir Fiyodoroviç bizzat üstlendi.Zuhal’ın alçısı o kadar kaba ve kalın idi ki,çocuk zorlukla yürüyordu.Odur ki,onun çıkarılması ve yenilenmesi gerekiyordu.O anlar korse bulmak hiç de kolay olmadı.Buna rağmen imdadımıza yetişenler oldu. Dönemin Türk Silahlı Kuvvetler Akademisinin komutanı,Tuğ.General Halil Şimşek paşamız devreye girdi. Akşama gönderdiği görevli asker yardım malzemeleri ile yerleşkemize geldiler. Doktorlar, çocuktan öçlüğü aldıktan sonra, eksiklerimizin de yazıldığı listeyi askere verdik. Ertesi günü Sn.Halil Şimşek başta olmakla, yaveri ve korumaları ile çadırımıza teşrif getirdiler.Mutluluğumuza söz olamazdı.Anında Zuhal,dünyalar kadar sevdiği amcası İlhan ve yakınları çadırımıza davet olundular.Çok uğraştan sonra üzerindeki alçı çıkarıldı ve getirilen korsesi takıldı. Kızımız kendini kuş gibi his etti.Paşamız onun eğitimi ile de ilgilendi ve Darüşşafaka’da eğitimi için vadede bulundu.Daha sonra yardımlar eksik olmadı.İsteklerimiz anında yerini buluyordu. Sn.Halil Şimşek paşamızın desteği ve yardımı ile Zuhal İstanbul’a getirildi ve Darüşşafaka’ya yerleştirildi.Erdal ise Gölçük’te,amcasının yanında kaldı. O acılı günde anne babasının, amcasının ve üç yaşındaki kardeşinin bir anda yokluğunu kabullenemeyen Zuhal için dünya bir başka olmuştu. Duygularını kaleme alarak,okul defterine dökmüştü.Bir başka yazımda onun şiirlerini sizlerle paylaşacağım.
İkinci unutulmaz olay ise geri döneceğimiz gün yaşandı. Sabah erken ayrılacaktık.Hazırlığımız bitmek üzere idi.Çadırıma doğru iki yaşlı ninenin geldiklerini gördüm.”Hayırdır inşallah” dedim.”Acaba bir şeyler mi oldu?”Nineleri çok iyi tanıyordum.Bizde tedavi olmuşlardı.Onlara yardım malzemeleri de vermiştim.Çok severdim onları.Hep beraber yürürdüler.Uzun senelik komşulukları ve örnek alınacak dostlukları vardı. Orayı terk edeceğimizin haberini alır almaz bizlerle görüşmeğe, helalaşmağa gelmişlerdi. Her zaman olduğu gibi bu defa da önce onlara doğru gittim.Sımsıkı sarıldılar bana.Ellerimden tuttular .Gitmemi istemiyorlardı.İkisi de ağlaya ağlaya, hasret dolu bakışlarla beni göz esiri etmişlerdi.Onlar bana ve arkadaşlarıma hayır dua veriyorlardı.İşte o an istenilen bir şey benim kanımı,gözlerimden akan yaşı dondurdu.Hiç kimseleri kalmayan bu komşu nineler benden onlara hatıra olarak kefenlik istiyorlardı.Çok üzüldüm.”Çanımı isterseniz size feda olsun,ama böyle bir şey benden istemeyin,lütfen” dedim ve ellerinden öptüm.Ama onlar ısrar ediyorlardı.Ve en yaşlısı ”Kızım yanlış anlama,sen o kadar bizlere iyilik yaptın ki,ölürken o kefenden senin ellerinin kokusunu almak istiyoruz.Onun için geldik.Yoksa bizim kefenimiz çoktan hazır” dedi.Bu sözün karşısında ne yapa bilirdim ki?Ahmet’ten rica ettim,yakınlıktaki komşu ekipten ninelerin istediklerini getirttim.İkiye böldüğüm bezi ayrı ayrı poşete yerleştirerek sahiplerine verdim.Kendi kendime ise “Allahım, böyle bir hediye vermemi bana bir daha nasip etme “ diye dua ettim. İkisini de kucakladım,bağrıma bastım.Sıcacık nefeslerinde hayatın insanlığa bahşettiği acıları his ettim. O kadar acılara bakmayarak gözlerinde yaşama aşkı sönmemiştir. Sevgi dolu bakışlarında yalnızlığın,kimsesizliğin izleri kendisini göstermekteydi.Titrek ve munis seslerinde ıstırabın verdiği duygular kendini göstermekteydi.Ayrılık çok zordur.Onu o an yaşadım ve o an his ettim.Onların bakışlarını,sıcak nefeslerini,yumuşacık ellerini ve masum bakışlarını…Unutamadım,unutamadım.Unutmam da imkansızdır.
Şimdi bilmiyorum o nineler hayatta mı, yoksa dünyalarını değişmişler mi?.Hayatta iseler Allah sağlık nasip etsin.Dünyalarını değişmişler ise onlara ve depremde hayatlarını kaybeden her kese Allahtan Rahmet,yakınlarına ise sabır diliyorum.
Gölcük Gölcük içinde
Gölcük Kocaeli içinde
Gölcük’e bir şey olmasın
Çünkü, Zuhal içinde ( Zuhal’ın şiir defterinden)
-------------------------------------------------------------------------------------------
17.Ağustos 2009
Dr.Nazile Abbaslı
www.nazileabbasli.com |
|